Bu üç imparatorluğun bulunduğu dönem, tarihte “Barut İmparatorlukları” çağıydı ve bazıları buna “altın çağ” olarak da isimlendirir. Bu imparatorluklar etnik olarak Türk kökenliydi. Buna karşılık bulundukları coğrafyanın özel koşulları ve bölgelerinde farklı etnik grupların bulunması nedeniyle değişik yapılara sahip oldu. Osmanlı Safevi Babürlü zenginlikleri bu imparatorlukların yönettikleri topraklar açısından karşılaştırıldığında şu sonuçlar ortaya çıkıyor.

Osmanlı İmparatorluğu
16. ve 17. yüzyıllarda dünyanın en zengin ve en güçlü imparatorluklarından biriydi. Zirvede olduğu dönemde günümüz Anadolu, Yunanistan, Mısır, Irak ve Macaristan’ın bazı bölgeleri de dahil olmak üzere Avrupa, Asya ve Afrika’da geniş topraklara sahipti. Osmanlılar, ticaret, sanayi ve tarıma dayalı gelişkin bir ekonomik sistem kurdu ve bu da onların muazzam zenginliklere sahip olmasını sağladı. Ayrıca, önemli miktarda gelir elde ettikleri bir vergi toplama sistemi kurdular.
Osmanlı İmparatorluğunun 16. yüzyıldaki zirve döneminde kişi başına yıllık geliri bazı tahminlere göre 1.200-1.500 dolar arasındaydı. Bu gelir, o dönemin bir çok Avrupa ülkesinden daha yüksekti. Sahip olunan toplam varlık ise küresel ekonomik üretimin önemli bir payını temsil ediyordu. Osmanlılar, tüm dünyaya tekstil üretimi, metalurji ve madencilik ürünleri ihraç ediyordu.

Babürlü İmparatorluğu
Babürlü Hanedanı zenginliğini ve gücünü ortaya koyan muhteşem sarayları, bahçeleri ve anıtlarıyla varlıklı bir imparatorluktu.
Babür İmparatorluğu, 16. yüzyılın başlarından 19. yüzyılın ortalarına kadar Hindistan’ın büyük bir bölümünü yöneten zengin ve güçlü bir imparatorluk oldu. En başarılı İmparatoru olan Ekber’in yönetimi altında Babürlüler, topraklarını genişletti. Ekonomik büyümeyi ve kültürel himayeyi esas alan bir yönetim sistemi geliştirdiler.
Babür İmparatorluğunda kişi başı yıllık gelir 550-600 dolar civarındaydı. Bu rakam, Osmanlı İmparatorluğu’ndan daha düşük olmakla birlikte, o dönemde dünyanın başka birçok bölgesinden daha yüksekti. Babürlüler, uluslararası ticarette çok önemi olan tekstil, mücevher ve başka lüks ürünler ihracatıyla tanınıyordu.

Safeviler
Safeviler, İran tarihinin en etkili güçlerinden biriydi. İran coğrafyasını uzun süre yöneten bir Türk devletiydi. Aynı zamanda Türk tarihine, ve özellikle Azerbaycan’ın kuzeyinde ve güneyindeki Azerilerin tarihine de katkılarda bulunmuşlardır.
Safeviler, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Babürlerin arasındaki İran coğrafyasında kurulmuştu. Safeviler zaman zaman Osmanlı imparatorluğu ile sorunlar yaşıyordu, en sonunda 1514 yılındaki Çaldıran Savaşı’nda Osmanlılara karşı yenildi. Bu olayın sonucunda askeri gücünün önemli miktarını kaybetti. Ancak, Orta Asya’da aktif bir rol almaya devam ettiler.
Safevi hükümdarları, Şiiliğin savunucusu olarak Orta Asyada hakimiyet kurdu. Özbekistan lideri Şeybani Han, Sünni Özbekleri savunmak için Safevilere karşı harekete geçti. İki devlet arasındaki sürtüşme bir mezhep savaşına dönüştü. 1510’daki Merv Savaşında, Şeybani Han yenildi. Şah İsmail, Şeybani’nin kafatasından bir kupa yaptı ve zaferini kutladı.

İmparatorlar
Devletlerin güçlerini ve konumlarını kısaca inceledikten sonra İmparatorların kişiliklerine bakalım.
Hindistan’da : Babür Şah
Babür Şah’ın hayatı ilginç ve benzersizdir. Yaşamında “rönesans yaptığı” söylenilecek kadar çok yenilik yapmış; kaşif, gezgin, maceracı, savaşçı, sufi, yenilikçi, aşık, şair, düşünür gibi niteliklere sahip olmuştur. Vatan hasreti, sürgünler, kaçışlar, zevkler, inançlar ve hatta sapkınlıklar gibi tecrübeler Babür Şah’ın anılarını yazdığı “Babürname” adlı eserinde en samimi şekilde anlatılmaktadır.

Safeviler’de : Şah İsmail
Şah İsmail, Orta Asya’daki önemli rakiplerini yok ettiğinde artık çok güçlü olduğunu biliyordu. Kendisini Kabil sultanı ilan eden Babür Şah aracılığıyla Horasan ve Maveraünnehir bölgesinde yaşayan toplumları Şiiliğe dönüştürmeyi amaçladı.
Faydacı bir kişiliğe sahip olan Babür, Şah İsmailin desteğini almanın önemini anladı. Ordusunu toplayıp günümüz Tacikistan’ındaki Hisar’ı ele geçirdi, Şah İsmail’in desteğini almaya açık olduğunu ve onun üstünlüğünü kabul ettiğini belirtti. Şah İsmail, bir orduyu Babür’ün yardımına gönderdi. Babür Şah da Şii mezhebine önem verdiğini göstermek üzere Kızılbaşlık geleneğine uyarak başına kırmızı bir türban taktı. Safevi ordusunu arkasına alarak 1511’de Buhara ve Semerkant’ı fethetti.
Ancak daha sonra işler Babür’ün istediği gibi gitmedi. Atalarının yaşadığı bölgedeki Şii destekçileri kısa sürede büyük ayaklanmalara kalkıştı. Bu da sonunda bir savaşa neden oldu. Bir tarafta Osmanlıların desteklediği Özbekler, diğer tarafta Babür ve Şii Safevi ordusu vardı. Bu ortamda taraflar 1512’de Gazdevan Savaşını yaptı.
Bu savaş, yenilen Babür için önemli bir dönüm noktası oldu. Artık atayurdunu Özbeklere kaptırmıştı ve bu bölge hakkındaki hayallerini sonsuza dek rafa kaldırmak zorunda kaldı. Fetihlerini doğuya yöneltti.
Bu savaş, Safeviler için de önemli bir dönüm noktası oldu. İki yıl sonra 1514 yılında Yavuz Sultan Selim’e yenildikleri Çaldıran Savaşı ile bölgedeki etkilerini büyük ölçüde yitirdiler. Buna rağmen daha sonraki dönemlere kadar Babür üzerindeki etkilerini sürdürdüler.

Osmanlı’larda : Yavuz Sultan Selim
Zeki bir kişiydi, Babür ile uzlaştı. Çünkü Babür Şah’ın Safevilerle tamamen birleşmesi bölge yönetiminde sorun yaratabilirdi. Yavuz Sultan Selim, Top ustası Ustad Ali Kuli ve Tüfek ustası Mustafa Rumi’yi, ve yanlarında başka birçok askeri uzmanı Babür’ün Hindistan’daki fetihlerine yardım etmek için gönderdi. Yavuz Sultan Selim’in bu özel yardımları, gelecekteki Babürlü-Osmanlı ilişkilerinin temelini oluşturdu.
Babur devletinin temel yapısı, Safeviler’in ve Osmanlılar’ın etkisinde oluşmuştu. Bu durum, Babür devleti bir imparatorluğa evrildiğinde de devam etti. Bu benzerlikler, askeri yapıda ve saray düzeninde görülebilir. Hindistan coğrafyasında bulunan doğal kaynaklar sayesinde Babürlüler çok zengin oldu. Ancak Osmanlıların daha güçlü olduğu Babür sultanları tarafından her zaman kabul edildi.
Hindistanda : Hümayun
Osmanlı donanmasından birkaç gemi amiral Seydi Ali Reis komutasında Hindistana gönderilmişti. Osmanlı kuvvetleri Portekiz donanmasıyla yapılan bir savaşın ardından şiddetli bir fırtına nedeniyle Hindistan kıyılarına sürüklendi. Yolculuk sonunda filonun komutanı Seydi Ali Reis, Babür sultanı Hümayun ile karşılaştı. Bu görüşmede Seydi Ali Reis, Osmanlı elçisi gibi kabul edildi, ilgi ve özenle karşılandı. Seydi Ali Reis’in “Mîr’atü’l-Memalik” adlı eserine göre, Babür Sultanı Hümayun, Osmanlı sultanlarının üstünlüğünü kesin bir şekilde kabul etmişti.

Hümayun, Seydî Ali Reis’e “Hindistan mı yoksa Vilayet-i Rum (Osmanlı İmparatorluğu) mu daha büyüktür?” diye sordu. Seydî Ali Reis, hiç çekinmeden “Hindistan’ın yedi iklime hükmeden Osmanlı padişahının malının onda biri bile olmadığını” söyledi. Hümayun, seyyahlardan duyduğu haberlere göre Çin’de bile hutbelerde Osmanlı padişahının adının geçtiğini belirtti. Sonra çok mütevazı bir şekilde, “Gerçekten yeryüzündeki padişahlık unvanı Osmanlıların hakkıdır, başka hiç kimsenin değil” dedi ve Osmanlı padişahlarının sağlığı için dua etti.
Hümayun’un “padişah” olarak bahsederken aslında “halifeliği” mi kastettiği tam olarak anlaşılmamıştır. Ancak kendisinden sonra gelen Ekber Şah imparatorluğunun ilk yıllarında Kanuni’ye yazdığı bir mektupta Osmanlı Sultanını “dönemin halifesi” olarak tanımıştır.
Bu ve bunun gibi birçok kanıt, Osmanlı imparatorluğunun hem Halife ve hem de büyük bir güç olarak kabul edildiğini göstermektedir.

Osmanlı Safevi Babürlü zenginlikleri sonraki dönem
Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra ortam, Babür Şah için daha elverişli hale geldi. Çünkü barut imparatorluklarının Hindistan coğrafyasında bir rakibi yoktu, Osmanlıların ve Safeviler’in başarıları sonucunda milyonlarca kişilik nüfusa sahip imparatorluklar ortaya çıktı. Baharat ticareti bu iki imparatorluğun eline geçti.
Sonraki yıllarda Hindistan’da Ekber Şah, Osmanlılara karşı olumsuz bir tavır benimsemiş ve kendisinin halife olduğunu iddia etmeye başlamıştır. Ekber, ayrıca Safeviler ve Özbekler ile Osmanlılara karşı ittifak kurmaya çalışmış ve hatta Portekizlilerle birlikte Yemen’e bir saldırı da planlamıştır. Özellikle Yemen olayı Osmanlılar tarafından ciddiye alınmış ve bölgeye takviye kuvvetler gönderilmiştir.
Ekber Şah’tan sonra Babür hükümdarı olan Cihangir, saltanatının ilk yıllarında Osmanlılara karşı genel olarak kayıtsız kalmıştır. Cihangir, asıl adı Selim olmasına rağmen, Yavuz Sultan Selim ile karıştırılmamak için kendi ismini kullanmamıştır. Anılarında büyükbabası Timur’un Osmanlılara karşı kazandığı zaferden gururla bahseder, dolaylı olarak Babürlülerin Osmanlılardan üstün olduğunu ima eder.
Cihangir, Safevilere karşı Osmanlılar ve Özbeklerle bir Sünni ittifakı planlamış ve hatta bu amaçla Sultan IV. Murad’a bir mektup göndermiştir. Ancak Cihangir’in bir yıl sonra ölmesi ile bu girişim başarısız olmuştur.


