Sayıları 130 milyon kadar olan Müslümanlar, Hindistan’daki toplam nüfusun yüzde 12’sini oluştururlar. Müslümanlık, ülkedeki en büyük azınlık dinidir. Moğollar dönemiyle birlikte ülke yönetiminde uzun bir süre tek başlarına söz sahibi olmalarına rağmen Müslüman’lar Hindu toplumu ve kültürü ile Hindu dini üzerinde kalıcı etkiler bırakamamıştır. Bunun nedenleri arasında İslam’ın dünya işlerine karşı ilgisizliği ile Hindu toplumsal ve kültürel yapısının dış faktörlerden etkilenmeyecek biçimde sağlam olması sayılabilir. Sonuçta, İslam dininin Hindistan’daki etkileri daha çok sanat dallarında, mimaride ve Hint mutfağında yoğunlaşmıştır.

Hindistandaki ilk İslami etkiler 8. yüzyılda Baharat Yolundan gelen Arap tüccarlara aittir. Bu tüccarların etkisiyle ilk olarak Sünni mezhebinin yaygınlaştığını söyleyebiliriz. Ancak, felsefede ve şiir dilinde İran etkisinin tartışılmaz üstünlüğü ile Şii inancı da Hindistan’da yayılmaya başlamıştır.

10. Yüzyılda Kuzeyden gelen Türk akınları ile Müslümanlığın alt kıtada yayılması daha çok belirginleşmiştir. Özellikle Delhi Sultanlığı ve Kutupşahlar zamanında yapılmış olan büyük mimari eserler bu etkilerin günümüze kadar gelmiş olan önemli kanıtlardır. Bunlar arasında Delhideki Kutup Minar kuşkusuz bir ilk anıt eserdir. Daha sonra gelen Babürlerin mimari eserlerinin etnik köken olarak Türk, mimari tarz olarak Semerkant ve dini olarak da İslam sanatına ait olarak görmek gerekir. Bunlar arasında 

Hümayun Döneminde : Delhideki Hümayun Türbesi

Ekber döneminde : Agradaki Sikandra Fort (Ekberin Türbesi), Agra Fort; Sikri’deki Fetihpur Sikri ve Bülend Dervaza 

Cihangir döneminde : Delhideki Red Fort

Şah Cihan döneminde : Agradaki Tac Mahal ve Delhideki Cuma Mescid

Alemgir döneminde : Varanasideki Alemgiri Mescid, Lahore (Pakistan)daki Badshahi Mescid gibi eserler hiç kuşkusuz İslam Sanatının şaheserleridir, bunların pek çoğu UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesindedir.

Dini eğitim konusunda ilk başta Hz. Muinuddin Selim Chisti sayılmalıdır. Aslında Hintli müslümanların tamamı kendilerini Chistiye ekolünden sayarlar. Delhi’de yaşamış olan ve ismi Delhi’nin en büyük tren istasyonlarından birine verilmiş olan Hz. Nizamuddin Evliya da Chistiye ekolündendir ve döneminin ermişlerindendir. Hazretin Delhi’deki dergahı halen büyük ilgi görmekte, her Perşembe akşamı yapılan Qavvali törenlerine binlerce kişi katılmaktadır. Daha sonra gelen Nakşibendi ekolünün büyüklerinden olan Hz. Faruk el Serhendi (bizde İmam Rabbani olarak bilinir) hem ortodoks islamın ve hem de tasavvufi islamın önemli köşe taşlarındandır. 

İslamın evrensel sevgi, barış ve kardeşlik mesajı Hindistan toplumunda çok olumlu karşılanmış ve kolayca kabul görmüş gibidir. Hindu dini gibi kesin hatları olmayan, sevgi ve hoşgörü dozu yüksek olan bir dini inanışın İslamı kendisine rakip görmemiş olduğu kesindir. Buna en önemli örnekler : Sih dini kurucusu olan Guru Nanak’ın önceleri bir Hindu olması, sonra Mekke’ye Hacca gidip ismini Nanak Şah olarak değiştirmesi, daha sonra da başka bir sevgi dini olan Sih dinini kurması gösterilebilir. Buna benzer ikinci bir örnek olarak Shirdi’li Sai Baba gösterilebilir. Bu kişi aslen bir müslüman olmakla birlikte Hindular tarafından da ermiş kabul edilmektedir. Defnedilmiş olduğu Shirdi kentindeki türbeye Hindular da gidip dua etmektedir.

Günümüz Hindistanında müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu bir eyalet yoktur, ancak en yüksek müslüman nüfusa sahip olan eyaletler arasında Kashmir ve Telangana sayılmalıdır. 

Sufi mistiklerin dervişlik geleneği ile Hindu dininin Sadhuluk geleneği iki din arasındaki bir paralellik sayılması gerekir.

Müslüman Hint toplumunda Sunni – Şii ayrımı yok gibidir. Aşure günü törenlerine her iki mezhepten de katılım olur. İsmailiye ve Bahailik gibi yakın inançların izleyicileri de az miktarda vardır.

Hindistan’daki Müslümanların bir bölümünün ayrılma döneminde Pakistanda kaldığını, Hindistan’da kalanların ya gidemediklerini ya da gitmek istemediklerini biliyoruz. Bu konuda Hintli müslümanlara pek çok kez sorduğumuz : “Pakistana gitmek istemez miydiniz” sorusuna verilen cevap hep aynı oldu. “Hayır, istemeyiz, Hindistan bizim memleketimiz, burada bize yapılan herhangi bir baskı yok, toplumda ilerlemek için Hindularla eşit haklara sahibiz, neden Pakistana göç edelim ki” olmuştur. Bu cevap, Hindistanda Laiklik ilkesinin doğru uygulandığı ve Hindu çoğunluğunda olan bir yönetimde Müslümanların haklarının çiğnenmediği sonucunu çıkartıyoruz. Bunun en büyük kanıtının Hint sinemasının üç büyük yıldızı olan Shah Rukh Khan, Aamir Khan ve Salman Khan’ın müslüman kimliği taşımaları ama buna rağmen tüm Hindistanlılar tarafından çok sevilmesi değil midir?

Ramazan ve Kurban bayramları Hindistanda resmi tatildir. 

Müslümanlar bayramlarını rahatlıkla kutlarlar. Sadece Kurban bayramlarında dana kesimi yapılmaz. Müslümanların Hindu dinine karşı hoşgörü ile yaklaşması ve Hinduları incitmek istememesi adına Dana kurban etmedikleri düşünülebilir. Müslüman aileler genellikle keçi kurban eder, ekonomik durumu iyi olanlar deve keserler. Ramazan aylarında müslüman mahallelerinde çoğunluğun oruçlu olduğu gözlenir. İftar saatinde sokaklarda masala-pani isimli içi karabiber-tuz ile tatlandırılmış içme suları bidonlarla taşınır ve çoğu kişiler bundan içerek orucunu açar. İftar yemeğinden sonra Gül Şerbeti veya başka meyvelerin şerbetlerinden bol bol tüketilir. Bizdeki gibi toplu iftar çadırları kurulması ya ekonomik yetersizlikten ya da gelenek oluşmadığı için yapılmaz.

Hindu – Müslüman toplumları arasında zaman zaman istenmeyen olaylar meydana gelmiş ve ölümle sonuçlanan çatışmalar ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında en büyüğü 1992 yılında yaşanmış olan Babri Mescid olaylarıdır ve bu çatışmalarda 2 bin kişi ölmüştür. 2002 yılında Gujarat eyaletinde meydana gelen Hindu – Müslüman çatışmasında her iki taraftan 1.000 kadar kişi ölmüş ve 2.500 kişi yaralanmıştır.